Diyaliz Sırasında Vücut Dışı Kan Kaybının Riskleri ve Önlenmesi

Diyalizde bunu sürekli görüyoruz; herkes temizleme hızlarına ve sıvı uzaklaştırmaya odaklanıyor, ancak tüplerde bulunan kanı çoğu zaman unutuyoruz. Bu gerçek bir risk ve küçümsenecek bir risk değil. Kronik böbrek yetmezliği hastalarının çoğunda zaten renal anemi var, bu nedenle tedavi sırasında az miktarda ekstra kan kaybı bile onları sınırın ötesine itebilir. Her seansta ekstrakorporeal devreden yaklaşık 200 mililitre kan geçiyor. Ve eğer hatlarda pıhtı oluşursa, veya ponksiyon yeri sürekli sızarsa, veya iğne yanlışlıkla çıkarsa, hemoglobin düşer, yorgunluk ve baş dönmesi kötüleşir ve kalbe ekstra yük bindiririz. Bu nedenle kardiyovasküler komplikasyonlar artar. Ve işte korkutucu kısım: Eğer venöz hat bağlantısının kopmasını zamanında fark etmezsek, hasta o kadar hızlı kan kaybedebilir ki dakikalar içinde hipovolemik şoka girebilir. Bu bir teori değil, doğrudan yüzleşmemiz gereken bilinen bir tehlike.
Klinik verilere baktık ve nedenlerin birkaç tekrar eden soruna indirgenebileceğini gördük. Birincisi, devre tamamen sızdırmaz değil; gevşek bağlantılar, arızalı eklemler, aklınıza ne gelirse. İkincisi, özellikle hasta hareket ederse, ponksiyon iğnesi veya kateter yerinden çıkabilir. Üçüncüsü, iğneyi çektikten sonra kanama görüyoruz, ancak bu sadece sıkıştırma işleminin doğru yapılmamasından kaynaklanıyor. Sonra pıhtılaşma sorunu var: heparin içermeyen diyaliz yaptığımızda veya fistül iğnesi düşük akış nedeniyle yetersiz kan çektiğinde, kan durgunlaşır ve pıhtılar oluşur. Ve dikkatsiz kullanımı da unutmayalım; örneğin diyaliz hatlarını yanlış zamanda açmak veya ponksiyon bölgesinden sürekli akan kan. Ancak hastaların kendilerinin de bir faktör olduğunu kabul etmeliyiz; eğer sandalyede çok fazla hareket ederlerse, iğne ucu damar duvarına çarpabilir ve bu da akışı kısıtlayarak pıhtılaşmayı tetikleyebilir. Yani ekipman, teknik ve hasta davranışının bir karışımı söz konusu.
Bu risklerle başa çıkmak için, sağlık kurumları ve hastaların birlikte çok katmanlı bir koruma sistemi oluşturmaları gerekiyor.
Yönetim tarafında ise diyaliz kalite kontrolünü güçlendirmeleri, her prosedürü standartlaştırmaları ve her adım için hemşirelik rutinlerini ayrıntılı olarak belirlemeleri gerekiyor.
Teknik açıdan bakıldığında, enfeksiyon riskini azaltmak ve sızıntı oranlarını düşürmek için baştan sona tamamen kapalı bir hazırlama ve kan geri dönüş yöntemi kullanılmalıdır. Ayrıca diyaliz makineleri, herhangi bir sorunun erken tespit edilebilmesi için sızıntı dedektörleri ve diğer alarm sistemleriyle donatılmalıdır.
Operasyon tarafında, hemşireler hat basınçlarını, kan rengindeki değişiklikleri ve cihaz alarmlarını çok yakından izlemeli ve herhangi bir pıhtılaşma belirtisi gördüklerinde derhal müdahale etmelidirler. Ayrıca, ponksiyon iğnelerini sıkıca yerleştirmeli ve hastalara tedavi sırasında kan hatlarını çekmemeleri veya çekiştirmemeleri konusunda uyarıda bulunmalıdırlar.
Şimdi de makinenin kendisinden bahsedelim – oldukça iyi çalışan bir sızıntı koruma sistemine sahip.
Maksimum diyalizat akışı, ultrafiltrasyon hızı ve replasman sıvısı hızı (sadece W T6008S modeli için) altında, sızıntı hızı için maksimum alarm limiti ≤0,35 mL/dk'dır (kan HCT %32 iken). Ve bir sızıntı tespit edildiğinde, cihaz sadece orada durmaz – hem ışıklı hem de sesli alarm verir, kan pompasını hemen durdurur ve diyalizatın diyalizöre (veya filtreye) gitmesini engeller. W T6008S için, replasman sıvısının kana girmesini de durdurur ve ultrafiltrasyonu da durdurur. Bu nedenle bu sistem, klinik ekibe müdahale etmek için ekstra zaman kazandırır ve bu gerçek bir güvenlik avantajıdır.
Risk bilinci her aşamada yerleştiğinde, vücut dışı kan kaybı riski en düşük seviyeye indirilebilir ve böylece diyaliz tedavisi herkes için daha güvenli ve daha rahatlatıcı hale gelir.
Yayın tarihi: 24 Ağustos 2026




